Konu Bilgileri
Konu : GÜL'ÜN SON GÜNÜ
Yazar : SeVCaN      
Cevap Sayısı : 1 Görüntüleme : 31

Cevapla  Konu Gönder 
 
Derecelendir
  • 0 Oylar - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
GÜL'ÜN SON GÜNÜ
Yazar Mesaj
  SeVCaN
yağmurda bir damla
*


Bilgiler
Mesajlar: 816
Katılma Tarihi: Jun 2006
Rep Puanı: 33

Kişisel Bilgiler

Nerden : Adana [ 1 ]
Müzik Tarzı : Rap
Cinsiyet : Belirtilmemis
Ruh Hali : Agresif

Turkiye

Tutmuyorum
Burcunuz
 
Çevrimdışı
 
 
Mesaj: #1
GÜL'ÜN SON GÜNÜ
GÜL'ÜN SON GÜNÜ

Tevhidin ikinci sacayağının “Muhammedun Rasulullah” olduğunu, kuşkusuz her mümin bilir ve iman eder. “Lailaheillallah Muhammedun Rasulullah” bölünmez bir bütündür. Tecezzi kabul etmez. Hatta Allah’a yönelik sevgi ve sadakatin ispatı Hz. Peygamber üzerinden gerçekleştiğini görüyoruz… Yüce Kur’an’ın beyanı ile;
[Dosyayi Sadece Kayitli Üyeler Görebilir. Kayit Olmak için lütfen tiklayiniz...]
“De ki: ‘Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun; Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.’ Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” (Al-i İmran-31)

Çünkü Muhammed; muhabbettir…
Muhammed; merhamettir…
Muhammed; rahmettir…
Muhabbetullahın yolu da Muhammed’e uymaktan geçiyor…
Rahman ve rahim olan Allah (cc) rahmet ve merhametinin yeryüzündeki adresine işaret ediyor:

“Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya-102)
İşte Rahman’ın insanlara takdim ettiği rahmet: Muhammed…
[Dosyayi Sadece Kayitli Üyeler Görebilir. Kayit Olmak için lütfen tiklayiniz...]
Bu rahmet tüm çağları, zamanları, toplumları, uygarlıkları kapsamaktadır. Bu rahmetin gölgesi bu günde üstümüzdedir. Kavurucu dünya çölünde, hayat veren rahmet melteminin esintisine, kokusuna sinelerimizi açık tutmaya dünden daha fazla bugün muhtacız…

Çünkü peygamberi soluğun, ilk kez bu kadar, insanlığın hayatından uzaklaştığını görüyoruz. Yeryüzünü kasıp kavuran, gökleri bile işgal etmeye yönelen “rahmetsizlik” tehdidiyle karşı karşıyayız…

Batı uygarlığı bu rahmete set çekmeye çalışıyor… Askeri gücünü, siyasi gücünü, medya gücünü, ekonomik gücünü “Alemlere rahmet olarak gönderilene” karşı konuşlandırmış durumda… Allah’ın Rasulüne savaş açan bu uygarlık yeryüzünün en büyük günahıdır…

Çağın kararan vicdanı O’nu anlamaktan uzaklaşıyor… Kulaklar O’nun sesini duyamayacak kadar sağır… Sistematik bir tarzda Hz. Muhammed’i karartma operasyonları yaygınlık kazandı… Peygamberi sözün tarih sahnesinden çekilmesi için ne gürültüler, ne fırtınalar estiriliyor..?

Ancak tüm bu olup-bitenler olayların sadece bir boyutu… Güce tapınanların hile ve hesapları bunlar… O’nun önünü kesmek isteyenler şunu unutuyorlar… Birde “seri-ul hisab” olan Allah’ın bir hesabı var… Belki de yakın gelecekte Hz. Peygamber (sav)in tanınması yolunda Batı’da yoğun bir ilgiyle karşılaşacağız… Dolayısıyla olayları sadece görünen boyutuyla değerlendirmemek lazım…

“Hani o kafirler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır.” (Enfal-30)
URL=http://resim.comgibi.com/viewer.php?id=4795dd.jpg][Resim: 4795dd.jpg][/URL]
Bugün Hz.Muhammed’in bir rahmet peygamberi olduğu vurgusunu daha kalın çizgilerle ortaya koymalıyız… Modernizmin, teknolojinin çok sesli, ışıltılı, renkli, zevkli, baş döndürücü gürültüsü içinde O’nun sesini seçebilme becerisini gösterebilmeliyiz…

O ses araya gitmesin, boğulmasın… O ses ki; yüce ahlakın, mutlak adaletin, gerçek özgürlüğün sesidir… Kimse O’nun önüne geçmesin… O ışık sönmesin… O örnek pörsümesin… O rahmet kesilmesin…

“Ey iman edenler! Allah ve Rasulü’nün önüne geçmeyin…” (Hucurat-1)
Telakki, tasavvur, iddia, söylem, eylem, açılım ve atılımlarımızı rabbani sınırlamaları baz alarak belirlemek durumundayız…

Peygamberi uygulamayı, nebevi örnekliği öncelemek zorundayız… Düşünsel kodlamalarımızın, eylem programlamalarımızın kalkış noktası nebevi tesbit ve tavsiyeler olması durumunda anlam kazanacaktır… Hareket alanımızı Allah ve Rasulü’nün belirlemesine bırakmak bizi meşruiyet zemininde tutacaktır… Onlardan bağımsız kalkış, duruş ve varoluşun aldanıştan başka bir izahı olmayacaktır…

Şimdilerde O’na hep şiir, naat, kaside, ilahi, mevlid, ezgi yakıyor; sesimizi duyurmak istiyoruz. Fakat O’nun sesini duymak için beklenen gayreti göstermiyoruz…
“Taleal bedru”ların bestesini, güftesini bu güne taşımak, terennüm etmek, çokta önemli olmasa gerek… Asıl olması gereken; O’nu bugüne taşımak… Bizim de o güne taşınmamızdır… O’nunla barışık olmayı birincil görev bilmemiz gerekmiyor mu?
O’nu duymak ve o duyarlılıkla hareket etmek, kendimizi O’na nisbet etmenin doğal sonucudur… Bu bağlamda durum nedir?

O’nun sesini gereği gibi duymuş olsaydık, yeryüzünde açlıktan ölen milyonlar varken, tok olarak sabahlamanın inancımız üzerindeki olumsuz etkilerini yeniden düşünürdük…
O’nu duymada bir “özürlülük” mu var bilmiyorum; haksızlık karşısında susmanın ilahi ölçekte neye tekabül ettiğini hatırlamak istemiyoruz gibi bir halimiz var…
Zulmün, sömürünün, soygunun, haksız rekabetin; emeği, alın terini, insan onurunu tükettiği bir dünyada O’nun mesajını bu güne taşımak, sessiz yığınların sesi olmak sorumluluğu kimlere ait acaba?

Toplumsal kokuşmuşluk, çürümüşlük ve kirlilikle savaş için Peygamber Efendimizden bize ulaşan direktiflere yüreğimizi, kulağımızı, zihnimizi ne kadar açık tutabiliyoruz? Ahlaki yozlaşmanın bu boyutlarda seyrettiği bir dönemde “yüce ahlakı tamamlamak için gönderilen”i ne kadar gündemleştirebiliyoruz?
O (sav) ki; “Vallahi eğer Muhammed’in kızı Fatıma hırsızlık etmiş olsaydı onun da elini keserdim” diyendi. Bu bilgi bize ulaştıktan sonra bu kriterde kendimizi tartıya vurduğumuzda nasıl bir sonuçla karşılaşıyoruz?

Aldatmanın, hilenin toplumsallaştığı, sömürü sektörünün yasallaştığı bir zeminde “bir aldatan olmamak” için “bizi aldatan bizden değildir” buyruğuna tutunmaktan başka çıkış yolu bilmiyorum…
Zulmün çarkları öğütüyor bizi… Kasvet ve gaflet girdabında yüreklerimizi kime terk ettik? Görünen o ki; Rahmet Peygamberine uzak düşüyoruz… Eteklerimizden tutup, ateşe düşmememiz için bizi kendine çeken, o kutlu ellerden bizi uzak düşüren hangi yanlışlar, ne tür hesaplar?

Yoksa O’nu uzaklarda aradığımızdan mıdır nedir, onun çizgisini tam seçemiyoruz? Bu bulanıklık, bu belirsizlik nereden arız oldu? O’na yönelik hamlelerimiz neden bu kadar cılız ve sönük?
Çağdaş cahiliyenin yakıcı, boğucu, tüketici, eritici kuşatmasını kırıp bize uzatılan eli bulmak durumundayız… Küresel ifsat ve ateşe karşın Muhammedi bir soluk… Sıcak ve diriltici bir nefes… Ruhsuz, mekanik bir yaşama iksir olacak bir müdahale lazım.

O’nun bize bizden daha düşkün olduğunun farkındayız… Ümmeti üzerinde titreyen yürek olduğunu unutamayız… O’nun şefkat, merhamet ve hassasiyetinin yalnız kendi asrının sahabe kuşağı ile sınırlı olmadığını biliyoruz… Bu rahmet pınarının tüm nesilleri doyuracak bir kaynak olduğunu da bilmek gerekir…

O’nun ümmetine olan düşkünlüğüdür ki; onu her gece uykusunun et tatlı yerinde yatağından kaldırır, sabaha kadar ümmeti için yüreğinin derinliklerinden kopup gelen dualarla Rabbine yakarmaya sevk ederdi. Bir gün ellerini kaldırmış “Allah’ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye ağlayarak dua ederken, Yüce Allah, Cebrail’e buyurdu ki:

“Ey Cebrail! Gerçi Rabbin her şeyi bilir, ama sen git, Muhammed’e niçin ağladığını sor, Cebrail geldiğinde Peygamberimiz ona ümmeti için ağladığını söyledi. Cebrail Allah’ın huzuruna dönüp, durumu anlattı. Yüce Allah buyurdu ki:
“Ey Cebrail, Muhammed’e git ve şunu söyle. Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz ve asla üzmeyeceğiz.” (Müslim)

Biz O’nu ihmal etsek te, o bizden vazgeçmiyor… Ümmet O’nun ‘kutlu izini’ kaybettiği günden beridir ki; yalnız, yorgun ve aciz… Bugün ulusçuluk, mezhepçilik, hizipçilik, ırkçılık, vatancılık anaforunda bunalan ümmetin yeniden Hz. Muhammed’le buluşmaktan başka bir adresi bulunmuyor… Tüm bu facialar, belalar başımıza geliyorsa; demek ki, provake edilmeye, manipüle olmaya açık bir tarafımız var…

Peygamberi bir dille, Muhammedi bir duruşla ümmetin sorunlarını çözmeye yönelmesi lazım… O’nun Medine modelini bu çağa taşımak ve bunun mimarları olmak bize düşüyor… Medine kriterleri ile hayatı yorumlamakla ancak çözüme ulaşmış oluruz… Artık “izm”lerin karanlık dünyasından, O’nun “kutlu iz”ine… İdeolojilerin ölümcül girdabından akidenin aydınlığına bizi taşıyacak bir yol haritamız olsun… Tabii ki, bu projenin baş mimarı, tartışmasız referansı Hz. Muhammed Mustafa olacaktır…

Bu durumda; kendimize yabancılaşma sürecinde bize “öz nefsimizden evla” olan Peygamberimizle buluşma zeminimiz nasıl gerçekleşecek? İşte bu zemin; O’nun siyer ve sünnetidir… O’nun güzel örnekliği, eşsiz önderliği, güçlü kişiliğidir…

“Andolsun ki, Rasululllah sizin için, Allah’a ve Ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab-21)

Evet, O “üsve-i hasene”dir…
O, “siracen münira”dır…
O’nda “huluk-u azim” vardır…

Şimdi, Hz. Peygamber (sav)in yaşam tarzını, kendi günümüze taşımak için O’na yakın durmalıyız… O’nu daha yakından tanımalıyız… Bu niyetle O’nun hayatından bir kesit alıyoruz… Seçtiğimiz bu kareyi hayatımızın serlevhası kılarak hayatımızı sorgulayabiliriz… Evet, son nebinin, dünya yaşamındaki son günü… Nasıl bir gündü? O güne neler sığdırdı? Son günde ümmetine neler sundu?
[Dosyayi Sadece Kayitli Üyeler Görebilir. Kayit Olmak için lütfen tiklayiniz...]
Bir… Efendimiz (sav) ağır hasta… En yüce dosta yürümenin işaretlerini almıştı… Gelen vahiyde buna çağrışım yapıyordu:
“Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip-beğendim…” (Maide- 3)

Bunlar refik-i alaya sefer için gelen sinyallerdi… Bu arada hastalığı şiddetlendi, dışarı çıkamaz oldu… Acılar O’nu kuvvetten düşürdü, şiddetli ateşler içinde kıvranıyordu… Su ile serinletmeye çalışıyorlardı… Hararet biraz hafifleyince amcası oğlu Fadl’ı çağırdı, ona yaslanarak, Mescide kadar yürüdü ve oturdu. Ashabını topladı… Onların hüzünlü bakışları arasında şöyle buyurdu:

“İnsanlar! Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a hamd ederim.
Kimin sırtına vurduysam işte sırtım, gelsin kısas yapsın. Kime ağır bir söz söylediysem işte benim yüzüm, gelsin kısas yapsın.

Dikkat edin ve bilin ki, bana en sevimliniz benden hakkını alandır. Eğer hakkı varsa onu bana helal etsin ki ben Allah’a gönül huzuru içinde kavuşayım. Sizin hakkınızı vermedikçe ben ondan kurtulamam.

Ben aranızda durup bu sözümü tekrarlamaktan kendimi müstağni görmüyorum, buyurarak sözlerini tekrarladı. Israrlı ifadelerden sonra bir adam ayağa kalkıp:

“Ya Rasulallah! Benim sende üç dirhemim var”, dedi. Peygamberimiz (sav) hemen:
“Doğru söylüyorsun. Ey Fadl bu adama üç dirhem ver.” Diye buyurdu…” (İbni Sad)
Kul hakları… Evrensel insan hakları bunun neresinde duruyor? Zulmün, sömürünün, haksız kazancın, hak ihlallerinin üstüne bundan daha güzel nasıl gidilebilir? Değerin, emeğin, onurun korunmasında bunda daha ileri bir hedefi kim sunabildi?

İki… Hz. Peygamber (sav)in hastalık haberi Bizans üzerine sefere hazırlanan Üsame’nin ordusunda da yayıldı. Üsame (ra) annesi Ümmü Eymen’i ricacı olarak Rasulullah’a gönderiyor, ordunun hareketini erteletmek için…

“Ya Rasulallah! Üsame’yi bir müddet karargahta bıraksan olmaz mı? Çünkü Üsame bu hali ile giderse, pek yararlı olmayabilir.” Peygamberimiz (sav):
“Üsame’yi gönderme işini yerine getiriniz!...” Emir net ve kesindi… Üsame vedalaşmak için huzura girdi, ağlıyordu. Rasulullah’ı öptü. O konuşamıyordu. Ancak el ve göz işaretleri ile Üsame’ye “yürüyünüz” diyordu. Bir ara ayıldı, kendine geldi. Üsame’ye:

“Allah’ın bereketi üzere kuşluk vakti yola çıkınız” buyurdu.” (İbni Sad)
Kendisi rahmet-i Rahman’a yürürken; istiyordu ki, ümmeti de Allah yolunda yürüsün… Geriye kıyamda ve seferde olan bir ümmet bırakmaktı, gayesi… Yürüyüş halinde olan bir ümmet talebi vardı… Zaten onları buna hazırlamıştı… Matem tutan değil, yola devam diyen bir ümmet…

Yürüyen Peygamberin, oturan ümmeti, O’na sıkıntı verecekti… Bundan dolayı kıyamete kadar sürecek bir yürüyüşün komutunu veriyordu, son nefesinde… Birkaç saat sonra vefat edecekti…

Üç… Hastalığın pençesinde acı çekerken, yine de ümmetini düşünüyordu… Onlara olan özlemini ve hassasiyetini o durumda bile belli ediyordu… Kendini zorluyordu, Hz. Aişe (ra)nın kapısının perdesini açıp Mesciddeki cemaatı yüreğindeki o derin özlemle süzdü. Cemaat Hz. Ebubekir’in arkasında saf tutmuştu. Peygamberimizin yüzü bembeyaz, ışıl ışıldı. Ashabını namazda saf düzeninde görünce gülümsedi. Gözünün içi gülüyordu… Çünkü seyrettiği gözünün nuru namazdı… Son vasiyetinde en çok vurgu yaptığı konulardan biride, namazdı … cemaat O’nun baktığını hissedince, Peygamberimiz onlara:

“Olduğunuz yerde durunuz. Namazınızı tamamlayınız” diye eliyle işaret etti. (Buhari)
Bir ara vücudunda hafiflik hissetti. Hz. Abbas ve Hz. Ali’ye dayanarak Mescide çıktı.
Ölüm döşeğinde doğrulup, mescide sığınıyor… Ashabının arasında namaz ve cemaat atmosferinde ferahlıyor… Ümmeti olarak bizler, bilmem bizi cemaatten alıkoyan hangi mazeretlere sığınacağız?

Bu rahmet iklimine ilgisiz kalmanın nasıl bir mahrumiyet olduğunu ne zaman anlayacağız?

Dört… Hz. Peygamber (sav)in son gününde üzerinde bir tedirginlik vardı. Hz. Aişe’nin yanında altı veya yedi dinar bulunuyordu. Bunun Medine’de Ensarın fakirlerine dağıtılmasını emretti. Bir ara daldı. Hastalık telaşı içindeki Hz. Aişe bunları infak etmeyi unuttu. Hz. Peygamber (sav) gözlerini açınca tekrar sordu.

Hz. Aişe: “Vallahi senin hastalığın beni meşgul etti.” Peygamberimiz dinarları isteyip avucuna aldı:
“Allah’ın Rasulü Muhammed, bunları fakirlere infak etmeden Rabbine kavuşacağını sanmıyorum” buyurdu. Fakirlere bölüştürdü ve sonra:
“İşte şimdi rahatladım” buyurdu tekrar daldı. (İbni Sad)

Dinarları saklı tutmak, O’na sıkıntı veriyordu… Ölüm ötesi yatırımı önceliyordu. O’nun ümmete mirası para-pul üzerinden gerçekleşmiyordu… Çoğu zaman evinde tütmeyen ocağına rağmen bulduğu bir tek hurmayı götürüp yetimlere bağışlayandır O… Ashabı açlıktan karnına taş bağlarken, O iki taşla açlığını bastırmaya çalışandı…

Beş… Artık sayılı saatler kalmıştı büyük hicrete… Yarı baygın vaziyette, başını Hz. Aişe’nin göğsüne yaslamıştı. O sıra Hz. Aişe’nin kardeşi Abdurrahman elinde bir misvakla içeri giriyor, Efendimiz (sav) misvakı görüyor, başı ile istiyor… Dişlerini misvaklıyor gücü nisbetince, özene özene… Hz. Aişe:

“Rasulullah’ın hiçbir zaman, dişlerini bu derece güzel misvakladığını görmedim.” Ancak takatı yoktu, misvak elinden düştü, çok geçmeden başı da yana düştü… Gitti... Güzeller güzeli… En sevgili en yüce dosta yürüdü…

Son dakikalarında bile bir sünnet disiplini sunarak gitti… Tüm nezafeti, nezaketi, nezahati, letafeti üzerinde idi…

O en güzel örnekti… O son güzel örnekti… Sonsuzluğa yürürken, son dersinin konusu; cihad, cemaat, namaz, infak, kul hakkı ve sünnetti…

Son günde, son cümlesini böyle kurmuştu…
Sallallahü aleyhi ve selem…


alıntıdır..okudum ve paylaşmak istedim..

[Dosyayi Sadece Kayitli Üyeler Görebilir. Kayit Olmak için lütfen tiklayiniz...]
 
 
31-01-2007 05:55 PM
Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla Return to top
  ReiS
Yetkili
*


Bilgiler
Mesajlar: 236
Katılma Tarihi: Aug 2005
Rep Puanı: 10

Kişisel Bilgiler

Nerden :
Müzik Tarzı :
Cinsiyet :
Ruh Hali :




 
Çevrimdışı
 
 
Mesaj: #2
RE: GÜL'ÜN SON GÜNÜ
güzel çalışma teşekkürler

HAYATIM ÖLÜMÜM VE İBADETİM ALEMLERİN
BİR OLAN RABBİ İÇİNDİR....

 
 
19-04-2007 11:08 AM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla Return to top
« Önceki | Sonraki »
Cevapla  Konu Gönder 


Forum Atla:


 Quick Theme: